Alevilik Forumu

Zöhre Ana'ya ve Yapılan Faaliyetlere ait Fotoğraflar

Soru,Öneri ve Görüşlerinizi Bizimle Paylaşın...

Pir Nefesi Haktır
 
CEMDEN GELEN NEFESLER

Zöhre Ana’nın kendi “desturu” ile yazılmış ilk eseridir. Gazeteci İsmet SOLAK tarafından kaleme alınan kitap 1991 yılı Haziran ayında yayımlanmıştır. Kitapta geçen konular aşağıda verilmiştir:

  1. 10 Kasım 1982 yılında ilk evliyalık belirtilerinin başladığı Zöhre Ana’nın yaşam öyküsü,
  2. Türkiye Cumhuriyetinin kurucusu Ulu Önder Gazi Mustafa Kemal Atatürk’ün Zöhre Ana’yı Ummana alması ve gerçek kimliğini bildirmesi,
  3. Zöhre Ana’nın İsmet Solak’ın şahit olduğu Ummanlarında verdiği nefesler ve bilgiler,
  4. Zöhre Ana’dan Şifa Bulanlar ve Gazeteci İsmet SOLAK’IN bu insanlarla yaptığı söyleşiler.
  5. Uzmanların Zöhre Ana ile ilgili görüşleri.

Kitaptan bazı bölümler:

SUNUŞ

Bu kitap, Güneş Gazetesi’nde yayınlanan ‘ZÖHRE ANA’ dizisinin genişletilmiş halidir. Bir tekrar değil, izlenip gözlenen ve özet halinde dizi yapılan olayın tümünün yansıtılmasıdır…

…Bu kitap, erenlerin bir bölümünü, nefeslerin de çok azını yansıtıyor. Erenlerin soy- kökü o kadar derine iniyor ki, bizim bunu anlayıp buraya aktarmamıza imkân yok. Cem’den Gelen Nefesler ise, bizden önce başlamış, hala da sürüyor. Bu nefeslere kitaplar değil ciltler yetmeyebilir.

Bir gerçek yaşanıyor.. Bu yaşandıkça, Umman’a dalındıkça, kitapları peş peşe gelecektir. Kimsenin kuşkusu olmasın. Benim yaptığım, gözlemlerimi aktararak bu olayda ilk adımı atmaktır. Hepsi bu ... Başkaca bir iddiam da yoktur.

İsmet SOLAK
Haziran - 1991 / ANKARA…”

“…Hazırladığım bu “ZÖHRE ANA” dizisinin, bütün dünyada yaygın kabul görmeye başladığı halde, ülkemizde pek gündeme gelmeyen ‘Alternatif Tıp’ olgusunun tartışılması için bir zemin oluşturacağını umuyorum.

Olayın bir yönü bu... Diğeri ise, “UMMAN” konusu... Bunu, Zöhre Ana’yı izlemeyen, bu durumu yaşamayan pek anlayamaz. Anlamayınca da tartışamaz…”

***

“…Zöhre Ana çarşaflı, peçeli değil. Türbanı da hiç sevmiyor. Başı açık, yüzü makyajsız... Kısacası çağdaş bir Türk kadını. Güleç yüzlü ve dünyaya sevgiyle bakıyor.
Ankara’nın Mamak ilçesinde oturuyor. Zöhre Ana’yı görmeye giderken, doğrusu ya nasıl bireyle karşılaşacağımı bilmiyordum. “ Din Ulusu” diyorlardı. ‘Keramet Sahibi’ diyorlardı. ‘Ermiş insan’ diye tanımlıyorlardı…”

***

“…Birden Zöhre Ana’nın başının üstündeki Hazreti Ali resmiyle ve yanındaki Atatürk maskına gözlerim takıldı. Sürekli o noktaya baktığımı görünce güldü:

— Onları merak ediyorsunuz herhalde. Biri Ali Şah, diğeri Hacı…

Ali Şah’ı anlamıştım; Hazreti Ali... Peki “Hacı” kimdi? Bir yandan Zöhre Ana’ya, bir yandan da başının üstündekilere bakıyordum. Dayanamadım:
— Hazreti Ali’yi tanıdım ama yanındaki Atatürk değil mi?

— Evet... Atatürk birinci hayatında Hacı ismiyle yaşadı. Bir kardeşinin ismi Bektaş, diğerinin ise Veli idi. Bu üçü daha sonraki yaşantılarında aynı donda Hünkâr Hacı Bektaş -ı Veli olarak dünyaya geldiler. Hacı, son gelişinde Mustafa Kemal’di, yani Atatürk... Tabii, Atatürk yine evliya idi.

Şaşkınlığım büsbütün arttı. Heyecanlandım bile. Kulaklarıma inanamadım. Karşımda, kendisini ermiş gören, binlerce, hatta on binlerce insanın inançla sarıldığı, bağlandığı bir genç kadın vardı. Ve hiç ummadığım, beklemediğim şeyler söylüyordu:

— Atatürk bir evliyadır...”

***

“…Ertesi gün, yine sohbet ettik. Bana Atatürk’ü anlatıyordu. Bir anda gözleri başının üzerindeki Atatürk maskına doğru çakılıp kaldı.

Sonra duvarda bir noktaya baktı. Ben irkildim. Zöhre Ana ise Umman’a daldı. Anlamadığım bir şeyler mırıldanıyordu. Teyp açıktı. Kardeşi Hasan Aydoğan açıkladı:

“Bu Farsça... Ama bildiğimiz Farsça değil. Bunu ancak Ana söylüyor, Ana çözüyor”

Zöhre Ana’nın kendi çözdüğü sözleri şöyle:

“Bugün ne? Perşembe, Hızır gecesidir. İltifat ediyorum Sultanım, Atatürk’ün dedesidir. Bin bir ismi Hacı Bayram, Erenlerin Ülkesidir. Şimdi Pirim geldiyse, dost Muhammet nefesidir. Şu kelimem söyleyeyim; Güvenceyim, Güvenceyim, Güvenceyim.”

Birisi mırıldandı:
— Güvence Abdal, Güvence Abdal geldi...

Zöhre Ana gözleri aynı noktaya çakılı, devam etti:

Haktan Er meydanım
Ali Şah divanım
Bin bir ismim Beytullah
Necef içinde yatayım

Farsça bitti, başladı Türkçe söylemeye:

İki ayak göz nizamda
El Habibim var divanda
Eli ele bağlayan var
Şahımerdan duasıyla...

Bin bir donu Şahımerdan
Arap olup kendin yuyan
Arafat’tan ses veren
Devesine haykıran

Bas ki, taşa iz eyleyim
Sultan sözüm söz eyleyim
Pir Abdal’dan selam geldi
Ezan sesin söyledeyim

ZÖHRE ANA yine Farsçaya döndü:

“Burada kalem verilmeyecek. Destur okuldan gelecek. Köyden kitaba geçecek. Pirim oradan hükmettirecek. Öyle bir sıraya oturup Atatürk ilmi gelecek. Buradan değil Sultanım, pirim destur isteyecek. Şu kelamı verdiysem, hakikat var dönmeyecek”.

ZÖHRE ANA’yı ilk defa işte böyle tanıdım. İnanılır gibi değildi. Daha doğrusu, ayrı bir âlemde gibiydi. Bu dünya, benim dünyam değildi... Kulağıma yabancı gelmeyen, ama peş peşe sıralandıkça beni şaşırtan dörtlüklerin etkileyici dünyasıydı bu. Beyitleri sıralarken sanki bizim yanımızda da değildi. Bu ortam çevresindekileri de etkiliyordu…”

 

 
 

Tüm Hakları Saklıdır. © 2008 zohreana.com Design By Ana Tasarım
Bu site en iyi 1024x768 yoğunluk ve 32 bit derinlik ile izlenir.